30

  “OSMANLI YÖNETİMİNDE YEMEN yazısı Ocak 2013 ayında kaleme alınmaya başlanmış, Haziran 2013 ayı içerisinde tamamlanmış olup yayınlanmak üzere 26 Haziran 2013 tarihinde KARDELEN Dergisine gönderilmiştir.

 

      Osmanlılar ilk defa 16. Yüzyılda Yemen’e gittiler, 100 sene kaldılar, sonra geri döndüler. 19. yüzyılda bir daha gittiler.16. yüzyılda denizyolunun önemi çok büyüktü. Yemen’in konumu ise stratejik açıdan çok önemliydi. Osmanlı devletinin 16. yüzyılda Hint Okyanusuna inmesi ve Yemen üzerinde özenle durmasının sebebi, dünyanın en büyük donanmalarından birine sahip olan  Portekiz’lilerin o zamana kadar bir Müslüman denizi olan Hint Okyanusuna gelmeleri ve müdahaleleridir. Portekiz’lilerin Hint Okyanusuna inişleri tesadüfen geliştirilmiş bir macera değil uzun bir hazırlığın ve dikkatle geliştirilmiş bir planın sonucudur. Portekiz’in Hindistan valisi Alfonso D’Alboquerque Arap Yarımadasının Hürmüz boğazında, Goa’da, Diu’da ve Aden’de hem üs kurmak hem de buraları kontrol etmek istiyordu. Nitekim 1508’de Hürmüz boğazı Portekizlilerin eline geçmişti ve 1510 yılında da Hindistan Bombay’ın güneyindeki Goa topraklarını ele geçirdi ve burayı Portekiz sömürge idaresinin merkezi yaptı.

Şubat 1513 tarihinde Aden’i almak ve Kızıldeniz’e girmek üzere Goa’dan denize açıldı. Son derece güçlü Aden’i almaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Daha sonra Kızıldeniz’den girerek Cidde’ye kadar ilerleyerek ele geçirmek istedi ancak başaramadı.

Portekizlilerin bu saldırısı bölgedeki tüm Müslümanları ciddi endişelendirmişti ve çaresizlik içinde o zamanın büyük devletleri olan Memluklara ve Osmanlılara durum haber verilmişti. Mukaddes beldeler olan Mekke ve Medine’yi koruma ve savunmanın Kızıldeniz’in o zaman tek denizyolu girişini tutmaktan ve Arap yarımadasının güneyi olan Yemen’e asker göndermek ve Yemen’i muhafaza etmekten geçtiğini Osmanlı Devleti görmüştü.

        Portekizlilerin niyeti Arabistan'ı alıp, Mekke ve Medine'yi de alıp, İslamı ortadan kaldırmaktır. Bunun için Yemen'i işgal ettiler. O zaman ki en büyük İslam devleti de Osmanlı olduğu için buna müdahale etti ve Portekizlileri Yemen'e sokmadı. Portekizlileri orada barındırmamak gayesi güttüler. Gittikten sonra da 100 sene kaldılar. Çok güzel imar hareketleri, köprüler, kaleler yapıp, sonra bırakıp geldiler. Yemen'deki bazı aşiretlerin “ İngilizlere karşı Osmanlı gücüne sahip olmak için” haber göndererek Osmanlıları çağırmaları üzerine Osmanlılar, İkinci kez, 1848'de Yemen’e gittiler. 

        19. Yüzyılda Yemen’e Sultan Abdülhamit zamanından çok güzel Osmanlı eserleri yapılmıştır. Yemen’de modern eğitim kurumları açılmış, idari ve kurumsal olarak reformlar gerçekleşmiş, idadiler, rüştiyeler açılmıştır.

       Yemen üzerine çalışmaları olan Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma “Osmanlı döneminde Yemen” adlı uluslararası bir konferansa davet edilir. Kitabında Yemen’lilere isyancı dediği için, biraz çekingendir. Fakat, hiç beklediği gibi olmaz. Çok, iltifat ederler. Hatta biri "isyancı demiş ama bizim hatalarımızı da Osmanlının hatalarını da söylemiş" der. Yemenli bir tarihçi, tebliğini sunarken şöyle der; "bakın ben bu kitabı yazdım; "Osmanlı işgalinde Yemen" ve şimdi hepinizin huzurunda, hiç kimseden korkmadan da söylüyorum, kitabımın adını değiştiriyorum; "Osmanlı idaresinde Yemen". Çünkü "her gün yeni belgeler çıkınca biz yanıldığımızı fark ettik" der.

Yemen, başlangıçtan beri Osmanlı Devleti’nin tam olarak nüfuz edemediği, isyanların, iç karışıklıkların eksik olmadığı bir bölgeydi. Bu yüzden Yemen’de defalarca askerî harekât yapılması gerekmişti. Özellikle imamlar halk üzerinde çok etkiliydiler. Yemen halkının büyük kısmı Zeydiye mezhebindendi ve Zeydî imamları Osmanlı padişahını halife olarak tanımıyorlardı. 

Ahmed Muhtar Paşa’nın komutanlığında 28 ay süren ve 1872 yılında sona eren askerî harekât sonunda Yemen’de yeni bir teşkilatlanma yapıldı. Merkezi San‘a şehri olan ve dört sancaktan meydana gelen Yemen vilayeti kuruldu.

İmam Hamidüddin liderliğindeki isyanlar sebebiyle 1891 ve 1897-1898 yıllarında Yemen’de büyük askerî harekâtlar düzenlendi. Bununla beraber bu tarihlerde nüfusu yaklaşık 4 milyon civarında olan Yemen’de tam kontrol hiçbir zaman sağlanamadı.

İmam Hamidüddin’in 1904 yılında ölümü üzerine yerine oğlu Yahya geçti. Yahya, imamlığa geçmesinden kısa bir süre sonra isyan etti ve isyan günden güne büyüdü. Yemen’deki şehirleri birer birer eline geçmeye başladı. Daha sonra da vilayet merkezi San‘a kuşatıldı. Şehirde yeterli asker ve yiyecek yoktu. Bu sırada Yemen valisi Tevfik Bey ve 7. Ordu komutanı da Tevfik Paşa idi. Önce, Arif Hikmet Paşa komutasındaki Hicaz’dan sevk edilen üç buçuk taburluk bir kuvvet kuşatmayı yararak San‘a’ ya girmeye muvaffak oldu ve yardım ulaştırdı. 

Yardım ve kurtarma amacıyla Suriye’deki 5. Ordu mıntıkasından nizamiye ve redif olmak üzere 24 taburun Yemen’e gönderilmesine karar verildi. Komutanlığa Ferik Rıza Paşa getirildi. Hazırlanan bu kuvvetlerin yeterli gelmeyeceği anlaşılınca Rumeli’den 8 taburun daha ilave edilmesi kararlaştırıldı. San‘a’yı kuşatmadan kurtarmaya giden Rıza Paşa komutasındaki 12 taburluk kuvvetler yolda eşkıyanın baskınlarına maruz kaldılar. Yemen’e 5. Ordu mıntıkasından sevk edilen bu Suriyeli askerler, hiçbir fayda sağlayamadıkları gibi, birtakım itaatsizliklerde de bulunuyorlardı. Bunlar verilen emirleri yerine getirmiyorlar ve bir kısmı da firar ederek eşkıyaya katılıyorlardı. Menaha ile San‘a yolundaki karakollarda görevli bazı Suriyeli askerler de eşkıya reisleriyle görüşüp, bundan sonra mecbur edilseler bile kendilerine karşı silah kullanmayacaklarını ifade ediyorlardı. Nitekim bunların erzak ve cephane kafilesini terk etmeleri yüzünden çok büyük miktarda malzeme asilerin eline geçti. Perişan durumdaki bu kuvvetler 29 Mart 1905 tarihinde güçlükle San‘a’ya ulaştılar.

Artık kuşatma altındakiler için bir ümit kalmadığı gibi, yeni gelenlerle birlikte erzak sıkıntısı had safhaya ulaştı. Bunun üzerine şehirdekiler teslim olmak zorunda kaldılar. Taraflar arasında imzalanan teslim anlaşmasından sonra San‘a 20 Nisan 1905’te âsîlerin eline geçti. Yapılan anlaşma gereği, şehirdeki bütün memurlar ve sadece 800’ü silahlı olmak üzere 11.000 asker kafileler halinde San‘a’dan çıkarak Menaha’ya çekildiler. Devlete ait birçok eşyanın dışında, muhtelif çapta 56 top, 11.000 mermi, yeni silahlardan 16.000 tüfek ve 160 sandık fişek İmam Yahya’nın eline geçti. Maalesef bu silahlar daha sonra yine Türk askerlerine karşı kullanılacaktır. Bu olaylar üzerine, gerek Müşir Rıza Paşa, gerek vali Tevfik Bey ve gerekse kumandan Ferik Tevfik Paşa azledilerek Vali ve Kumandanlığa Müşir Ahmed Feyzi Paşa tayin edildi ve Müşir Şakir Paşa da kendisinin yanına katıldı. Menaha şehri geçici olarak ordu ve vilayet merkezi yapıldı. Böyle bir ortamda bir yandan mevcut asker tekrar düzene konulmaya çalışılırken, bir yandan da Anadolu ve Rumeli’den yeni nizamiye askeri ve redif taburları1 Yemen’e sevk edilmeye başlandı. Yeni baştan 48 tabur ve 7. Ordu taburlarının tekrar canlandırılması için 20.000 er gönderilerek Yemen’deki genel kuvvet 114 tabura yükseltildi.

Anadoludan sevkedilen taburlar ile kaderleri aynı olan Trabzon Redif Taburunun hikayesi     çekilen sıkıntıları anlatmaya yeterde artar bile. Trabzon Redif Taburu silâhaltına alınmalarına dair Padişah iradesinden yaklaşık bir ay sonra mahallerinden hareket etmeye başladılar. Gemilerin İstanbul ve Çanakkale Boğazı’ndan sonra Ege ve Akdeniz’e açıldıkları ve Süveyş Kanalı üzerinden Yemen’deki Hudeyde limanına ulaştıkları anlaşılmaktadır. Trabzon’dan Hudeyde’ye kadar uzun vapur yolculuğu çok zor şartlar altında gerçekleşmiştir. Çünkü İdare-i Mahsusa’ya ait vapurların çoğu, yabancı vapur şirketlerinden satın alınmış eski vapurlardı. Bunlar yük taşımak için yapılmış olduklarından, insan nakline çok uygun değildi. Hele, uzun bir sefer veya askerî birliklerin nakline hiç müsait değildi. Yük vapuru olduklarından ambarlara bölünmüşlerdi. Temiz hava tertibatı yoktu. Diğer yandan, vapurlarda 1.500-2.000 kişinin mataralarla su alacakları tertibat yapılmamıştı. Verilen kumanya peksimet, soğan ve zeytin gibi yiyeceklerden ibaret olduğundan su ihtiyacı daha da artmıştır. Vapurlara birbiri üzerine istif edilircesine bindirilen askerler uzun ve meşakkatli yolculuk sırasında sıcak yemek yemedikleri için zayıf düşüyorlardı. Aynı vapura askerlerin yanı sıra erzak ve hayvanlarlar da yükleniyordu. Vapurlardaki bu olumsuz şartlar birçok askerin daha Yemen’e ulaşmadan hastalanmasına ve ölümüne sebep oluyordu. Yolculuk süresince sıcak yemek yemeyen ve iklim değişikliği sebebiyle yorgun düşen, sağlığı bozulan askerler Hudeyde’ye indiklerinde de dinlenme ve sıcak yemek yeme imkânı bulamıyorlardı.

Hudeyde’ye ulaşan taburlar, burada fazla bekletilmeden San‘a’nın düşmesinden sonra karargâh haline getirilen Menaha’ya sevk edildiler. Bu arada, Rumeli’den sevk edilen nizamiye ve redif taburlarıyla Rize Redif Livası ile birlikte Anadolu’dan ilk olarak sevk edilen Isparta Livası’nı teşkil eden taburlar da peyderpey Yemen’e ulaştılar.

Rediflerin Yemen’de bulundukları süre içerisinde burada iki büyük askerî harekât icra edilmiştir. Bunlardan biri, Yemen vilayetinin merkezi San‘a şehrinin geri alınması ve diğeri de İmam Yahya’yı ve karargâhı olan Şehare’nin ele geçirilmesi amacıyla yapılmıştır. Harekâtlardan birincisi, 15 Temmuz 1906 tarihinde başlayıp, Ağustos ayı sonunda yaklaşık bir buçuk ay süren ve San‘a şehrinin tekrar geri alınmasıyla sonuçlanan harekâttır.

San‘a’nın tekrar ele geçirilmesinden on beş gün sonra, 15 Eylül 1905’te Yemen Kuvvetleri Umum Kumandanı Müşir Ahmed Feyzi Paşa 8 taburu yanına alarak Amran, Kevkeban ve Hacce kazalarındaki eşkıya üzerine yürüdü. Buraların yanısıra, Zeydiye tarafı da Mirliva Yusuf Paşa tarafından ele geçirildi. Eşkıyanın önemli merkezlerinden Zafir Kalesi’nin zabtı ise, özellikle İstanbul’da, İmam Yahya’nın kısa süre içinde yakalanabileceği yönünde bir ümidin doğmasına yol açtı. Bunun üzerine Müşir Feyzi Paşa’ya İmam’ın 20 gün içinde ele geçirilmesi, aksi takdirde mes’ul tutulacağına dair bir emir geldi. Emri alan Feyzi Paşa, gerekli hazırlıkları yapmak üzere Sana’ya geri döndü.

İmam Yahya, Müşir Feyzi Paşa komutasındaki kuvvetlerin San‘a’ya yaklaşması üzerine buradan ayrılmış ve karargâhı olan Şehare’ye sığınmıştı. San‘a-Şehare yolu çok sarp dağlardan, derin vadilerden geçen tehlikeli bir yoldu. Arapların Şeharetü’l-emir dedikleri İmam’ın meşhur kalesi dik ve yüksek bir dağın üstündeki platoya kurulmuş sağlam yapılı taş binalar kütlesiydi. Dağın eteğine varıldıktan sonra, buraya virajlı dar bir yoldan çıkılabiliyordu. Birden dimdik ve dümdüz olarak 800 metre kadar yükselen bu dağın heybetli bir duruşu ve görünüşü vardı. Şehare, denizden 3.000 metre kadar yüksek ve düz kenarlı dağın üstündeki düzlüğe kurulmuş, etrafı ayrıca bir sur ile çevrilmiş bir merkezdi. Dolayısıyla hem yol güzergâhı ve hem de Şehare, âsîler için son derece müsait yerlerdi.

Ahmet İzzet Paşa, Feyzi Paşa’nın elindeki 114 taburluk bu büyük orduyu şuraya buraya dağıttığı için Şehare Harekâtı’na yetersiz bir kuvvetle başlandığını ifade etmektedir.

Bir an önce İmam Yahya’yı ele geçirmek isteyen Müşir Ahmed Feyzi Paşa, 1905 Ekim ayı sonlarında, gidiş ve dönüş dahil olmak üzere yaklaşık iki buçuk ay sürecek olan Şehare Harekâtı’na başladı. Feyzi Paşa emrindeki kuvvetlerle birlikte 28 Ekim 1905 Cumartesi günü San‘a’dan ayrılarak Amran’a doğru hareket etti ve geceyi Çırpan’da geçirdikten sonra ertesi günü Amran'a vardı. Feyzi Paşa emrindeki kuvvetler, eşkıya ile çarpışa çarpışa, önlerindeki köy ve kasabaları ele geçirerek ilerlemeye devam ediyorlardı. 2 Kasım 1905’te Hamır kasabası ele geçirildi. 16 Kasım’da Akira’dan hareketle Vâdi’a’dan geçildi ve yakındaki sivri tepede küçük bir harpten sonra Cenîd’e ulaşıldı. Gece orada geçirildi. 17 Kasım’da Cenîd’den hareket eden kuvvetler, doğu ve kuzeydeki tepelerde akşama kadar küçük çaplı çatışmalarda bulundular. Daha sonra Hicru’l-gurâb’dan geçilerek Mesheli köyünde ordugâh kuruldu. Bu köyün doğu ve batısındaki tepeler harple ele geçirildi. Bu çatışmalarda 8 asker yaralandı. 18 Kasım’da Mes‘ûdü'l-bârek'in burçlarıyla Hicru'l-gurâb'ın kuzeybatısındaki tepeleri işgal etmek üzere harekete geçildi. Fakat Trabzon ve Mapavri taburlarına ait karakollar arasına giren eşkıya ordugâha şiddetli ateşe başlayınca Müşir Feyzi Paşa yönünü doğuya doğru değiştirmek zorunda kaldı. Akşama kadar çatışmalar sonunda, saat onda eşkıya kırmızı tepelerden püskürtülerek karargâha dönüldü. 19 Kasım’da gece Ferik Yusuf Paşa kolundan top sesleri duyulduğu için, onunla birleşmek üzere o tarafa doğru bir keşif harekâtı yapıldı.

Şehare’nin ve İmam Yahya’nın ele geçirilmesinin mümkün olmadığının anlaşılması ve San‘a taraflarında İmam taraftarlarının ordunun hezimete uğrayıp, Feyzi Paşa’nın öldürüldüğü şeklinde yaydıkları söylentiler üzerine, Mabeyn’den Müşir Feyzi Paşa’ya hemen San‘a’ya dönmesi emri verildi.

28 Ekim 1905’te başlayıp, 10 Ocak 1906 tarihinde tekrar San‘aya dönülmesi ile noktalanan Şehare Harekâtı’ndan hiçbir sonuç elde edilememiştir. Ne İmam Yahya ne de onun merkezi Şehare ele geçirilemediği gibi, eşkıya açısından da büyük moral olmuştur. Hepsinden önemlisi de bu harekât sırasında meydana gelen can kaybıdır.

1906 yılı Mayıs ayında, Yemen’de rediflerin başlattığı önemli bir olay meydana geldi. Askerlik süreleri uzayan, kötü idare ve yetersiz beslenme ile hayatları tehlikede olan redifler ayaklandı. Terhis edilmelerini isteyen bazı redif taburları bulundukları mevkileri terk ederek San‘a’ya geldiler. Çadırlar kurup, subaylarını tevkif ettikleri gibi, Amran taraflarında bulunan rediflere de haber göndererek kendilerine katılmalarını istediler. Onların da bu olaya iştirak ederek San‘a’ya gelmesi üzerine, isyan eden redif taburlarının sayısı 20’ye yükseldi.

Yapılan nasihat ve telkinlerin faydası olmadı. Rediflerin harekete geçmesi üzerine, nizamiye kuvvetlerine uzaktan ateş emri verildi. Ateş sırasında iki asker yaralandı ve bir asker öldü. Neticede, gerek yapılan nasihatlerin ve gerekse açılan ateşin korkusuyla redifler pişman olarak kışlaya girdiler. Ellerindeki silahlar alınarak çavuşları tevkif edildi. İstanbul’da ise taburların terhislerinin uygun olmadığı şeklinde bir Padişah iradesi çıktı ve bu irade taburlara tebliğ edildi. Bunun üzerine redifler terhis talebinden vazgeçtiler. Rediflerin isyanından üç ay sonra, Yemen’deki redif taburları kısım kısım terhis edilerek, vapurlara binecekleri Hudeyde’ye gönderilmeye başlandı. Ancak, vapur bulunmadığı için bazı taburlar çok uzun süre burada beklemek zorunda kaldılar. Bu süre zarfında birçok sıkıntı ile karşılaştılar.

Yemen halkı askerlik yapmadığı için normal dönemlerde dahi buradaki 7. Ordu’nun asker ihtiyacı Anadolu’dan karşılanmaktaydı. Bunun ise, birçok maddî ve manevî olumsuz sonuçları oluyordu. Diğer yandan Yemen’de isyanlar eksik olmadığı için, buraya nizamiye veya redif ilave kuvvetler gönderiliyordu. Bu yüzden yüz binlerle ifade edilecek sayıda Anadolu askeri Yemen’de şehit düşmüş ve geri gelememiştir. Yemen’in milletimizin hafızasında bıraktığı derin etki de buradan kaynaklanmaktadır. 

Yemen’deki isyanlar içinde en önemlisi ve daha fazla iz bırakanı İmam Yahya’nın başlattığı isyan olmuştur. San‘a’nın geri alınması ve Şehare’nin ele geçirilmesi amacıyla iki büyük askerî harekât yapılmıştır. Özellikle Şehare Harekâtı’nda çok büyük can kaybı olmuştur. Yemen’de bulundukları süre içinde taburların sadece adı kalmış ve dolayısıyla içi boşalmıştır. Eşkıya ile savaşmanın dışındaki diğer bütün şartların da olumsuzluğu çok dikkat çekicidir. Vapurların bakımsızlığı,  insan nakline uygun olmaması,  kumanyaların yetersizliği ve suya olan ihtiyacı artıracak yiyeceklerin seçilmesi, yolculuğun bir ay sürmesi, yorgunluk, sıcak yemekten mahrum olma, bakımsızlık, daha önce hiç kullanmadıkları silahlarla talim bile yapmadan âsîlerle karşı karşıya gelmeleri, Yemen’in iklimi ve coğrafî yapısı, hastalıklar, erzaksızlık ve açlık, dönüşte deniz yolculuğundan sonra bir de İskenderun’dan itibaren kara yolculuğu ve üstelik bunun ocak ayı gibi bir mevsimde olması gibi olumsuzluklar  can kaybının büyümesinin sebebi olmuştur. Bu şartlarda gidenin gelmesi zor görünmektedir.


Havada bulut yok bu ne dumandır
Mahlede ölüm yok bu ne figandır
Şu Yemen elleri ne de yamandır

Anom yemendir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir
Burası Muş’tur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir

Aynı tarihte Osmanlı Devleti Makedonya, İran sınırı ve Dersim gibi yerlerdeki olaylarla da meşguldür.Buralara da çok büyük sayıda redif taburu sevk edilmiştir. Tabiidir ki, çok sık ve çok sayıda redif taburunun silâhaltına alınmasının birçok maddî ve manevî olumsuz sonuçları olmuştur.

Kışlanın önünde redif sesi var
Bakın çantasında acep nesi var
Bir çift kundurayla bir de fesi var

Kışlanın önünde çalınır sazlar
Ayağım yalnayak yüreğim sızlar
Yemene gidene ağlıyor kızlar

Anom yemendir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir
Burası Muş’tur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir 2

 

Tarih bir milletin hafızasıdır. Yemen çöllerindeki aziz şehitlerimizin ruhu şad olsun. Onları anmak bir vefa borcudur. Osmanlının Yemen’de bulunuşunu, “ bugünkü ulus devlet konseptinde beyni 100 senedir, 80 senedir Kars ile Edirne arasına sıkıştırılmış vizyonsuz insanların bunu anlaması mümkün değildir.”3 Yemen bizim neyimize dersek, Bosna bizim neyimize, Kerkük, Musul bizim neyimize dersek, Filistin, Halep bizim neyimize,  Myanmar bizim neyimize dersek, yüzünü bize dönmüş mazlum milletlerin boynu bükük kalır, onu için diyemeyiz. Diyemeyiz çünkü, Edirne’nin, İstanbul’un, Ankara’nın, Sivas’ın, Diyarbakır’ın, Trabzon,un, Mersin’in güvenliği orda başlıyor.

Çanakkale’de anavatanı savunmuştuk, Yemen’de biz imparatorluğu savunduk. Bu nedenle Yemen’e çok önem verdik. Osmanlı’nın kapısı sayılan ve stratejik öneme sahip Yemen’i savunmak için özellikle sadece Anadolu delikanlılarını gönderdik. Yemen’de şehit olan askerlerin yüzde doksanı Anadolu gencidir.” 4

Osmanlı sonrası Orta Doğu, Balkanlar, Kuzey Afrika ve Kafkasya'da savaşların tamamı Osmanlı'nın eski topraklarında olmuştur. O tarihlerde yapılan Osmanlı'yı ve İslamiyet’i bu topraklardan tasfiye operasyonu küresel güçler tarafından bugün Türkiye için uygulanmakta, mazimiz ile bağlarımız koparılmak istenmektedir. PKK terörü, yeniden hortlatılmak istenen üniversite olayları, darbe planları Türk milletini millî ve manevî değerlerinden ve mazisinden koparmak için yapılmaktadır.

Osmanlının varisi olan Türkler, asırlarca dünya tarihini şekillendiren insan haysiyetine ve inanç birliğine dayanan bu kurucu iradeyi, dünyaya adalet ve huzur getirmek, İslamiyet’in en güzel halleriyle yayma hasletlerini halen genlerinde taşımaktadırlar. 

İslam Dünyasının bugün siyasi varlığında, kültür ve dinini muhafazasında Haçlı zihniyetine karşı direnen Osmanlı ve Selçuklu’nun payı büyüktür. Osmanlı ve Selçuklu’nun bu hizmeti olmasaydı İslamiyet dünyanın sadece birkaç yerinde azınlık dini olarak kalırdı ve bu şekilde büyüyemezdi. 

Küresel güçler Osmanlı coğrafyasında Türkiye’nin güçlenmesini asla istemiyorlar. Çünkü Müslüman Türkler, bu kurucu iradeyi yeniden uygulamaya geçirecek bir manevi kabiliyet geliştirirlerse, ABD, AB ve Çin’in başını çektiği dünya düzeni ile küreselleşmenin ardına sığınan G-8’in sömürü düzenleri, adaletsiz BM düzenleri bozulacaktır.

Bu aziz milletin fertlerinin gönlü BM daimi üyeliğindedir. Bu millette bu şuur var.  Bunu yazarken benim gözlerim doldu, burnum sızladı, heyecanlandım. Bu milletin fertleri küçük hesapların, küçük davaların adamı olmadı, olmayacaktır da. İçinde azıcık feraset ve izan olan güzel yurdumuzda insan onuruna yakışan, birlikten yana, kardeş kavgasından uzak, devletin nizam ve intizamını bozmadan bir yaşam istemektedir. İnsan kalitemizi sosyal, milli ve manevi anlamda yükseltemez isek, yurdumuzda ve bu coğrafyada gözü olanlar, hazır senaryolarını devreye sokarlar ve her zaman bu senaryolara uygun içerdeki kontenjanlardan yararlanırlar.     

Türkiye'nin Osmanlı Devletini yeniden diriltmek gibi bir niyeti yoktur. Tek isteği komşu ve diğer ülkelere huzur ve refahın gelmesi ve kendi halkının güvenliğidir. Tarih, kültür ve inanç birliğimiz olan ve bazılarına akraba olduğumuz bu ülkelere ilgi göstermek Türkiye'nin doğal hakkıdır.

 "Yalnızca yakın coğrafyalara değil uzak coğrafyalara da şefkatli elini uzatmak"5 “tarihin akışının şekillenmesinde etkin şekilde var olmak”6 için yine yollara düşmek gerekecekse bu aziz millet için şereftir. 

 

Dipnotlar:

 

1- Redif (Taburu) : Son dönem Osmanlı ordusunda muvazzaf askerlik görevini bitirdikten sonra yedeğe ayrılan ancak herhangi bir durumda çağırıldıklarında, tekrar askerlik görevine koşmakla mükellef  Anadolu’da köyünde, kasabasında kendi yaşantısını geçimini sürdürürken, aralıklarla talimler yaptırılarak hazır tutulan, gerektiğinde silah altına alınarak cepheye gönderilen askerlerden oluşturulan taburlar.

2- Yemen Türküsü: Yöre: Muş, Kaynak kişi: Duriye Keskin, derleyen ve notaya alan: Muzaffer Sarısözen
Not: Burası Muş'tur, burası Huş'tur konusu uzun süre tartışma konusu olmuştur. Huş (veya Muş) ; Yemen’in başkenti Sane ile Taiz şehirleri arasında Osmanlı askerinin savaştığı, içinde kale de bulunan bir bölgedir. Konunun uzmanları Muş olduğu konusunda karar vermişlerdir.

3-Sıradışı Tarih (22.01.2011) Prof. Dr. Mehmet ÇELİK

4- Prof. Dr. İlber  ORTAYLI  23 Ekim 2010 Zaman Gazetesi  Burak KILIÇ  Sana-YEMEN  yazısı.

5- 20 Ekim 2012 tarihinde  Dışişleri Bakanı DAVUTOĞLUnun Yemen'de Tevekkül Karman ile görüşmesinde yaptığı konuşmasından.

6- 02 Ocak 2013 tarihinde  Dışişleri Bakanı DAVUTOĞLU’nun 5. Büyükelçiler Konferansı Ankara’da yaptığı konuşmasından.

 

KAYNAKÇA: Tarihi süreç yazılırken görsel ve yazılı birçok kaynaktan yararlanılmıştır. Başlıca kaynaklar :

                -Yemen İsyanı ve Trabzon Redif  Taburu (1905-1906)  Cengiz ÇAKALOĞLU,

-Tarih Boyunca Yemen – Türkiye İlişkileri  H.Hüseyin BALAK

- Osmanlı Neden Yemene Geldi- ahyemen.wordpress.com/osmanli-neden-yemendeydi

-Yazıma ilham kaynağı olan defalarca seyrettiğim, o anı adeta bana yaşatan yapanların emeklerine saygı duyduğum görsel medyadaki videolar.

 

 

 

Okunma Sayısı: 4628
resim